Son Yazılar :
En Son Yazılar

ORGAN BAĞIŞI NEDİR ?

Bir kişinin hayatta iken serbest iradesi ile tıbben yaşamı sona erdikten sonra doku ve organlarının başka hastaların tedavisi için kullanılmasına izin vermesi ve bunu belgelendirmesidir.

ORGAN NAKLİ NEDİR ?

Vücutta görevini yapamayan bir organın yerine canlı bir vericiden veya ölüden alınan sağlam ve aynı görevi üslenecek bir organın nakledilmesi işlemidir.

NAKİL YAPILABİLECEK DOKU VE ORGANLAR HANGİLERİDİR?

Ülkemizde nakil yapılan organlar
  • Böbrek
  • Deri
  • Karaciğer
  • Kalp
  • Akciğer
  • Pankreas
  • İncebağırsak Nakil yapılan dokular ise;
  • Kemik
  • Kemik iliği
  • Kornea
  • Kalp kapağı

HER ÖLÜMDEN SONRA ORGANLAR ALINABİLİR Mİ?

Organ bağışı yapılsa bile her ölümden sonra organ nakli mümkün değildir. Örneğin evde yada yolda vefat eden bir kimse bağış kartı ve ailesinin rızası olsa bile organları alınamaz. Yalnızca hastane yoğun bakım ortamında tıbben ölümü gerçekleşen insanlardan organ nakli yapılabilir. Yani sıkça duyduğumuz deprem ve felaketlerden sonra cesetlerin organlarının alınması gibi bir durum söz konusu değildir.

BİR ORGAN HERKESE NAKLEDİLEBİLİR Mİ?

Bir organın hiçbir özellik aranmadan herhangi birine nakledilmesi söz konusu değildir.Organ naklinde alıcı verici olacak kişilerin doku uyumları önem arz etmektedir. Alıcı ve vericinin doku uyumları testlerle belirlenir en yüksek doku uyumunda cerrahi işlem gerçekleştirilir. Ayrıca doku uyumunun yanı sıra nakille verilen bağışıklık önleyici ilaçlarla (İmmunsuppresive) ameliyat başarısı yükselir.

KİŞİ ÖLMEDEN ORGAN NAKLİ KARARI ALINABİLİR Mİ?

Tıpta en temel ilke her bireyin kendi yaşam hakkı olduğu ve trilyonda bir yaşama dönüş şansı bile olsa bu şansın sonuna kadar kullanılması gerektiğidir. Hiç kimse için nasıl olsa ölecek tabiri kullanılamaz. Hastane yoğun bakım ortamında doktorlardan oluşan bir ekip tarafından tıbbi ölüm kararı verilmeden organ nakli düşüncesi asla gündeme gelemez.

DİNEN BİR SAKINCA VAR MIDIR?

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, organ bağışını insanın insana yapabileceği en büyük yardım olarak tanımlanmıştır. 6.3.1980 tarih 396 sayılı kararı ile organ naklinin caiz olduğunu bildirmiştir. Diğer islam ülkelerinde de ve bütün büyük dinlerde de benzer kararlar mevcuttur. Kur'an-ı Kerim'de de (Maide Suresi, Ayet 32) " KİM BİR KİMSEYE HAYAT VERİRSE, ONUN SANKİ BÜTÜN İNSANLARA HAYAT VERMİŞÇESİNE SEVAP KAZANACAĞI " beyan olunmuştur.

NEREYE-NASIL ORGAN BAĞIŞI YAPABİLİRİM?

  • İl Sağlık Müdürlüğü
  • Hastaneler
  • Organ nakli yapan merkezlere

Organ bağışı yapmak isteyen kişiler yukarda belirtilen yerlere başvuru yaparak iki tanık huzurunda bir belge imzalayarak organ bağışı kartına sahip olurlar. Organ bağışı kartını alan kişinin, bağış kartını her zaman üzerinde taşıması gerekmektedir.

ORGAN BAĞIŞI İÇİN YAŞ SINIRI VE ÖZELLİK ARANIYOR MU?

18 Yaş ve üzeri akli dengesi yerinde olan herkes organ bağışı yapabilir ve organ bağışı kartı sahibi olabilir.

BÜTÜN ORGANLARIMI BAĞIŞLAMAK İSTEMİYORUM, MÜMKÜN MÜ?

Organ bağışı kartının bir bölümünde bağışlamak istediğiniz organlarla ilgili seçenekler mevcuttur, bu bölümde işaretlediğiniz organlarınız dışında her hangi bir organınızın alınması söz konusu değildir.

HER ORGAN BAĞIŞI YAPANIN ORGANLARI MUTLAKA ALINIR MI?

Kişi organ bağışı yapmış olabilir fakat evde yolda yada kaza yerinde ölümü gerçekleşmiş ise organları alınamaz. Ancak hastane ortamında tıbben ölümü gerçekleşmiş kişilerin organları alınabilir.

ORGAN BAĞIŞI FİKRİMDEN VAZGEÇTİM! MÜMKÜN MÜ?

Organ bağışı kartı sahibi olsanız dahi, istediğiniz anda ailenize bildirerek ve bağış kartınızı yırtarak, fikrinizden vazgeçebilirsiniz.

ORGAN BAĞIŞI YAPTIĞIMI, AİLE BİREYLERİMDEN GİZLEMEK İSTİYORUM! ÜZERİMDEN ÇIKACAK BAĞIŞ KARTI YETERLİMİDİR?

Hiçbir zaman bağış kartı tek başına yeterli değildir. Ailenizin yada yakınlarınızın rızası olmadan organlarınız alınamaz. Bu sebeple bağış yaptığınız andan itibaren bu kararınızı ailenizle paylaşmanız gerekmektedir, organ bağışı bir nevi mirastır.

ORGANLARIMIN BİRİNE SATILMA İHTİMALİ YADA BELİRLİ KİŞİLERE ÖZELLİKLE VERİLME DURUMU VAR MIDIR?

Kişilerin bir bedel karşılığı organlarını vermeleri 2238 sayılı yasaya göre yasaktır. Bağışlanan organlar, bu konuyla ilgilenen Ulusal Koordinasyon Sistemi tarafından tıbben acilliği ve doku uyumuna göre en uygun alıcıya nakil edilir. Bu belirlemede zengin, fakir, ırk, cinsiyet vb. ayrımlar kesinlikle yapılmaz.

ORGANLARI ALINAN KİŞİNİN CENAZESİ VUCUT BÜTÜNLÜĞÜ BOZULMADAN TESLİM EDİLMESİ MÜMKÜN MÜDÜR?

Organları alınan kişinin cenazesi, kamuoyuna yansıdığı gibi bir torba içinde teslim edilmez aksine son derece özenli bir şekilde vücut bütünlüğü bozulmadan aileye teslim edilir. Bu konuda nakil merkezleri özellikle hassasiyet göstermektedir.

KİMLER KAN BAĞIŞI YAPABİLİR ?

18-65 Yaş arasında, ağırlığı 50 kg üzerinde, önemli bir sağlık sorunu olmayan kan merkezine kan vermek için geldiğinde yapılan muayenede sağlığı uygun olduğu tespit edilen ve hemoglobin düzeyi uygun olan herkes 3 ayda 1 kez, yılda toplam 4 kez kan bağışında bulunabilir.
KAN BAĞIŞINA UYGUNLUK İÇİN ARANAN KRİTERLER (NewYork Blood Center “Criteria For An Acceptable Donation”dan kısmen alıntı yapılmıştır)
1. Kendinizi iyi ve sağlıklı hissediyor musunuz?
Kan bağışı öncesinde yorgun ve uykusuz olmamanız tercih edilir. Kan bağışından önceki öğünde bir şeyler yemiş olmanız ve aç karına kan bağışlamamanız önerilmektedir.
2. Viral hepatit geçirdiniz mi?
Viral hepatitlerle ilgili test sonuçlarınızda herhangi bir pozitiflik var mı? 10 yaşından sonra bulaşıcı sarılık geçirenler, B ve C sarılığı testlerde pozitif olduğu tespit edilmiş olan bireyler hiçbir zaman kan bağışında bulunamazlar.
3. Son 12 ay içinde size; kan transfüzyonu yapıldı mı?
Organ veya doku nakli yapıldı mı? Akupunktur, dövme, cildinizin herhangi bir yerini deldirme (kulak deldirme vb) işlemi yaptırdınız mı? Bu sorulara cevabınız evet ise 12 ay süreyle kan bağışı yapmamalısınız.
4. Son 12 ay içinde; bulaşıcı sarılığı olan biri ile yakın temasınız (örneğin cinsel ilişki) oldu mu?
Bu soruya cevabınız evet ise 12 ay kan bağışı yapmamalısınız.
5. HIV (AIDS) testiniz pozitif mi ? HIV pozitif olanlar hiçbir zaman kan bağışı yapamazlar.
6. Son 3 yıl içinde sıtma (malarya) hastalığı geçirdiniz mi?
Son 3 yıl içinde sıtma hastalığı geçirenler kan veremezler. Sıtma hastalığının salgın olarak bulunduğu coğrafi bölgelerde 6 aydan fazla kalanlar 2 yıl süre ile; 6 aydan az kalanlar ise 12 ay kan bağışında bulunamazlar.
7. Aşağıda sıralanan ilaçları kullandınız mı?
Tegison, Akutan, Proscar, Propecia, Soriatane. Tegison (etretinat) sedef hastalığının tedavisinde kullanılan bir ilaçtır ve bu ilacı alanlar hiçbir zaman kan veremezler. Soriatane (acitretin) de aynı hastalığın tedavisinde kullanımakla beraber son doz alımından 3 yıl sonra kan bağışı yapılabilir.
Aşağıdaki ilaçları alanlar, ilacın son dozunu aldıktan 1 ay sonra kan bağışında bulunabilirler:
Akutan (isotretinoin) akne tedavisi için kullanılır. Proscar (finasteride) iyi huylu prostat bezi büyümesinin tedavisi için kullanılan bir ilaçtır. Propecia (finasteride) saç dökülmesi için kullanılan bir ilaçtır.
8. Hiç beyin ameliyatı oldunuz mu?
Dura mater grefti uygulanan kişiler kan bağışı yapamazlar.
9. Son 12 ay içerisinde hangi aşıları oldunuz?
Bazı aşılar kan bağışı için süre kısıtlaması getirmezken bazıları 12 aya kadar kan bağışı için engel teşkil edebilmektedir. Aşılar; bağış öncesinde doktora bildirilmelidir.
10. Şu anda mevcut bir solunum yolu rahatsızlığınız var mı?
Soğuk algınlığı geçirenler şikayetlerinin kesilmesinden 3 gün sonra kan bağışı yapabilirler. Diğer solunum rahatsızlıkları olanlar muayene sonucuna göre kan merkezi doktoru tarafından değerlendirilirler.
11. Herhangi bir kalp, akciğer, böbrek hastalığınız; kan hastalığınız, anormal kanamalara eğilim, kanser hastalığınız var mı?
Bu tür hastalıklar hastalığın derecesine ve tipine göre kan merkezi doktoru tarafından değerlendirilerek donörlük için uygun olup olmadığınıza karar verilir. Örneğin kalp enfarktüsü geçiren bir kişi kan veremez. Burada değerlendirme kriteri; kan bağışının kanı verecek kişinin sağlığını olumsuz etkilememesi ve bağışlanan kanın verilecek hasta için güvenli bir kan olmasıdır.
12. Son 1 ay içinde her hangi bir tıbbi tedavi gördünüz mü, bununla ilgili ilaç kullandınız mı?
Esasen ilaçların büyük bir çoğunluğu kan bağışı için engel teşkil etmemektedir. Örneğin hipertansiyon için kullanılan ilaçların çoğunluğu kan bağışı için engel teşkil etmemektedir. Ancak kanı verecek kişinin tansiyonu kabul edilir sınırlarda olmalıdır. Diğer taraftan aspirin gibi trombosit fonksiyonlarını etkileyen bazı ilaçların alımı söz konusuysa bu ilaçları alan donörler 3 gün süre ile trombosit süspansiyonu için kan veremezler, ancak tam kan veya eritrosit süspansiyonu için bağışçı olabilirler.
Lütfen kullandığınız ilaçları kan merkezi doktoruna bildiriniz!
13.Son 24 saat içinde aşırı miktarda alkol aldınız mı?
Alkol vücudumuzda sıvı kaybına neden olur. Son 24 saatte aşırı miktarda alkol alınması kan bağışına engel teşkil eden bir durumdur.
14. Son 1 yıl içinde herhangi bir ameliyat geçirdiniz mi?
Özellikle kan kaybının söz konusu olduğu ciddi bir kaza geçirdiniz mi? Kadınlar için: hamilelik, doğum oldu mu? Ameliyat geçirenler, ameliyat sürecinde kan nakli almışsa 1 yıl süre ile kan veremezler. Ameliyat sürecinde kan nakli alınmamışsa iyileştikten 6 hafta sonra kan bağışı yapabilirler. Hamile kadınlar, hamilelik döneminde kan veremezler. Doğumu takiben 6 hafta sonra kan bağışı yapılabilir.
15. Ağırlığınız 50 kg ve üzerinde mi?
50 kg altında olanlar kan bağışı yapamazlar. Ayrıca boyuna göre olması gereken ağırlıktan çok düşük olan kişiler kan bağışında bulunamazlar.
16. Yüksek risk içeren aktiviteler:
Damardan uyuşturucu bağımlılığınız var mı?
Erkek erkeğe cinsel ilişkiniz oldu mu?
Pıhtılaşma faktör konsantresi ile tedavi oldunuz mu?
HIV (AIDS) Pozitif misiniz?
Para karşılığı cinsel ilişki yaptınız mı?
Cinsel yolla bulaşmış bir hastalık geçirdiniz mi?
Yukarıda sayılan riskli aktiviteleri yapan biri ile cinsel ilişkiniz oldu mu?
AIDS hastaları, damardan uyuşturucu kullananlar, HIV pozitif olanlar, erkek erkeğe cinsel ilişki yapmış olanlar, faktör konsantresi kullanan hastalar ve bütün bu gruplardan herhangi biri ile cinsel ilişkisi olanlar hiçbir zaman kan bağışı yapamazlar!
17. Hemoglobin ve hematokrit düzeyleriniz normal mi?
Hemoglobinin normal seviyesi Erkeklerde:13-18 gr/100ml Kadınlarda:12-16gr/100ml Kan bağışı yapabilmek için hemoglobin düzeyi en az 12.5/100ml gr ve en çok 20 gr/100 ml olmalıdır. Bunun üstü ve altı değerler söz konusuysa kan bağışı alınamaz. Hematokrit normal seviyesi Erkeklerde:%45 - %52 Kadınlarda:%37 - %48 Kan bağışı yapabilmek için hematokrit düzeyi en az %38 ve en çok %60 olmalıdır. Bunun üstü ve altı değerler söz konusuysa kan bağışı alınamaz.
18. Vücut ısısı miktarı:
Muayenede 37.5 C0 den fazla vücut ısısı olanlar kan bağışlayamaz.
19. Nabız atış sayısı:
Dakikada 50 – 100 olmalıdır. Bu değerlerin altında veya üstünde ise kan bağışı alınamaz. Ayrıca nabız normal ritimde olmalıdır.
20. Kan basıncı (tansiyon):
Sistolik (büyük) tansiyon 90 – 180 mmHg arasında Diyastolik (küçük) tansiyon 50 – 100 mmHg arasında olmalıdır. Yapılan muayenede tansiyonu bu değerler arasında çıkmayan bağışçılardan kan alınamaz.
21. Yaş sınırı:
18 – 65 yaşında olanlar kan bağışlayabilirler.
22. Ne sıklıkla kan bağışlanabilir?
3 ay aralıklarla yılda 4 kez kan bağışlayabilirsiniz.
KAN BAĞIŞI İÇİN BAŞVURDUĞUNUZDA KENDİ SAĞLIĞINIZ VE GÜVENLİ KAN TEMİNİ İÇİN GEREKLİ SORULAR SORULACAK VE MUAYENENİZ KAN MERKEZİ DOKTORU TARAFINDAN YAPILACAKTIR.

KAN BAĞIŞLARIM NERELERDE KULLANILIYOR ?

Kan nakli (transfüzyon), tedavide çok önemli yeri olan ve aranan kan elde edilemediği taktirde başka alternatifi olmayan bir tedavi aracıdır. Hemen hemen bütün ameliyatlarda transfüzyona ihtiyaç olabilir. Bazı ameliyatlarda ise kan, kan bileşenleri (komponentleri) ve kan ürünlerine aynı anda ihtiyaç olabilir. Örneğin bir kalp ameliyatı olan koroner by-pass ameliyatında; 4-6 ünite eritrosit süspansiyonu, 5-6 ünite plazma, 2-4 ünite trombosit süspansiyonu aynı ameliyat sürecinde hastaya gerekli olabilmektedir. Görüldüğü gibi böyle bir durumda sadece 1 hasta için ortalama 10 kişinin kan bağışı yapması gerekmektedir.
Kan nakli sadece ameliyatlarda değil pek çok hastalıkta gerekli olmaktadır. Çeşitli yaralanmalara bağlı kan kayıpları (trafik kazaları başta olmak üzere çeşitli yaralanmalar), iç organların çeşitli hastalıklara bağlı kanamaları (mide kanaması gibi), çoğu kanser tipleri, organ nakilleri, ortopedi ve omurga ameliyatları, doğumlarda görülen kanamalar, kan uyuşmazlığına bağlı bebeğin kanının değiştirilmesi için acil olarak çok miktarda kan nakli gerekebilir. Bir de hastalıklarının seyri gereğince hayatı boyunca kan nakline ihtiyacı olan hastalar vardır; talasemi hastaları, hemofili hastaları, diyaliz hastaları, bazı kanser hastaları bu gruba girerler.

TALASEMİ
Kalıtsal bir kan hastalığıdır. Hemoglobin yapımında bir bozukluk söz konusudur. Bu durum kansızlığa yol açar. Talasemi Akdenize kıyısı olan ülkelerde daha sık görülür. Talasemi hastalığında hemoglobin yapımını kontrol eden genlerde bozukluk vardır. Hemoglobinin b zincirinin yapımından sorumlu 2 gen vardır. Eğer genlerden birinde kusur varsa bu kişi sağlıklı Beta-traitdir (Beta-talasemi minör), bu kişinin genetik yapısı heterozigottur; yani bu kişiler hastalığın taşıyıcısıdırlar, sağlıklı olurlar ancak kusurlu gen yapısını çocuklarına aktarırlar. Eğer söz konusu genlerin ikisinde de kusur varsa kişi genetik olarak homozigottur, bu kişiler hastadırlar ve bu durum Beta-talasemi major olarak adlandırılır. Hastalığın sonraki nesile geçişi cinsiyete bağlı değildir, Mendel genetik kurallarına göre olur.
Talasemi; çocuklarda gelişme geriliği, diyabet, kalp yetmezliği, hepatit gibi bir çok organ ve sistemi etkileyen hastalıkların eşlik ettiği kronik (süreğen) bir tablodur. Kemik iliği nakli ile tedavisi mümkün olan bir hastalıktır, kemik iliği nakli mümkün olmayan hastalar için ne yazık ki kesin tedavisi olmayan bir hastalıktır.
Uygulanan tedavi hastanın yaşam süresini ve yaşam kalitesini arttırmaya yöneliktir. Talasemili hastalar yaşamları boyunca belirli aralıklarla kan nakli almak durumundadır, kan naklinde en çok eritrosit süspansiyonu kullanılır.
Ayrıca tedavi sürecinde dalağın ameliyatla alınması ve desferoksamin denilen ilacın kullanımı söz konusu olabilir. Talasemi hakkında bilgi alabileceğiniz bazı linkler aşağıda verilmiştir:
http://www.talasemi.net/
http://www.thalassemi.com/

ANEMİ
Kansızlık olarak bilinen çok çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan hastalıklar grubunun genel adıdır. Temel olarak sorun alyuvarlarda ve/veya hemoglobindedir. Alyuvarların yapım eksikliği, alyuvar hücrelerinin zamanından önce hızlı bir şekilde ölmesi, çeşitli kanamalara bağlı kan kayıpları kansızlığa neden olur. Hemoglobin yapımındaki bozukluk, hemoglobin yapısına giren maddelerin eksikliği, genetik nedenlerle hemoglobinin yapılamaması yada kusurlu yapılması, alınan gıdalarda hemoglobin yapımı için gerekli maddelerin olmaması, hemoglobinin görevini yapmasını engelleyen zehirlenmeler gibi pek çok neden anemiye yol açar.
Alyuvarların ana görevi akciğerlerden alınan oksijeni atardamarlar yoluyla dokulara taşımak ve dokularda biriken karbondioksiti toplar damarlar yoluyla akciğerlere götürerek vücuttan atılmasını sağlamaktır. Oksijen, yaşamsal fonksiyonların sürdürülmesi için çok önemlidir. Kansızlık durumunda dokuların oksijenlenmesi bozulacağı için buna bağlı birçok rahatsızlık ve belirti görülür:
• çabuk yorulma
• halsizlik
• çarpıntı
• baş ağrısı, baş dönmesi, göz kararması, kulaklarda çınlama
• iştahsızlık
• tırnakların kolayca kırılması, saç dökülmesi
• sarılık (alyuvar yıkımına bağlı anemilerin belirtisi olabilir örneğin kan uyuşmazlığındaki sarılık bu tiptir )
En sık rastlanan kansızlık tipi demir eksikliği anemisidir. Demir elementi alyuvarlarda yer alan ve oksijen taşımakla görevli hemoglobin proteininin yapısında bulunur ve oksijen taşınmasında çok önemli görevi vardır. Demir gıdalarla alınamaz veya vücuttan kaybı çok olursa (Aşırı adetkanamaları, hemoroid gibi sürekli ve dikkat çekmeyecek kadar az olan kan kaybına yol açan gizli kanamalar vb) anemi ortaya çıkar. Bu tip anemiler kadınlarda daha sık görülür. Demir eksikliği anemisinin tedavisi kolaydır. Ağızdan alınan ve demir içeren ilaçlar kullanılır. Ancak tedavisi uzun sürer.
Diğer anemiler sebeplerine yönelik olarak tedavi edilirler ve hastalığın gidişi aneminin tipine göre değişir.
Ağır anemilerde bazen tek tedavi kan nakli yapılmasıdır. Özellikle bazı anemi tiplerinde (talasemi hastaları, böbrek yetmezliği olan hastalar vb) hasta hayatı boyunca belirli aralıklarla düzenli olarak kan nakli almak zorundadır.
http://www.duzen.com.tr/2001/files/anemi.htm

HEMOFİLİ
Kalıtsal bir kanama hastalığıdır. Hemofili, önemsiz bir darbenin yarattığı sıyrıktan vücut dışına yada içine kanamaya (eklem içi, kas içi, göz içi vb kanamalar) yol açabilen bir hastalıktır. Kalıtsal geçişte X cinsiyet kromozomundaki bir gen sorumludur. Kadınlar (XX) taşıyıcı, erkekler (XY) ise hasta olurlar. Hasta bir baba ile taşıyıcı bir annenin hasta kızları doğabilir ama bu yaşamla bağdaşmayan çok ağır bir tablodur. Hasta çoğunlukla doğumu takip eden sürede belirti vermez. Ancak her zaman risk altındadır. En hafif darbede bile büyük morluklar oluşur. Diş çekimi gibi küçük girişimlerden sonra durdurulamayan ölümcül kanamalar görülebilir. İç organ, eklem içi kanamalar sıklıkla görülür.
Hastalığın sebebi kanın pıhtılaşma mekanizmalarında rol alan pıhtılaşma faktörü denilen plazma proteinlerinin eksikliğidir. İki tip hemofili vardır:
Hemofili A: Faktör 8 (antihemofilik faktör veya antihemofili A faktörü) denilen pıhtılaşma proteini eksiktir.
Hemofili B: Faktör 9 eksiktir, hemofili B daha nadir görülür. Hastalığın tedavisi kanama durumunda eksik olan plazma proteinlerinin hastaya verilmesidir. Tedavi hastaya plazma veya plazmadan saflaştırılmış faktör 8 veya faktör 9 ‘un verilmesiyle sağlanır. Plazma pıhtılaşma proteinleri plazma fraksinasyon tesislerinde üretilebilmektedir.
Hemofili hakkında daha detaylı bilgi için aşağıdaki linkleri tıklayınız:
http://www.turkhemoder.org/
http://www.eczacibasibaxter.com.tr/inside/urunler/kanhastalik.htm
http://med.ege.edu.tr/~hemofili

LÖSEMİ
Tam olarak bilinmeyen bir nedenle akyuvarların ani ve denetlenemez biçimde üremesiyle ortaya çıkan ve genel olarak kan kanseri diye bilinen bir grup hastalığın genel adıdır.
Bütün kanserlerde olduğu gibi lösemide de kesin neden henüz saptanabilmiş değildir. Lösemileri kolaylaştıran bazı faktörler vardır:
• Irk: bazı ırklarda daha sıktır.
• yaş: 3-5 yaşta ve 70-75 yaşta görülme sıklığı artar.
• erkeklerde daha sık görülür
• radyasyona maruz kalma. Özellikle Japonya'da atom bombasından sonraki yıllarda lösemi sayısının çok arttığı gözlenmiştir.
Hastalığın belirtileri:
• kanama eğiliminde artış
• ciltte morumsu küçük lekeler
• ateş • kansızlık belirtileri
• kanserli hücrelerin çeşitli dokuları istila etmelerine bağlı belirtiler (kemik erimesi, felç, menenjit, lenf bezlerinde büyüme vb) Hastalığın kesin tanısı kan testleri ve kemik iliğinden parça alınıp incelenmesi ile konulur. Erken tanı ile özellikle çocuklarda tedaviden yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır.
Tedavide kanser ilaçlarının (kemoterapötikler) yanısıra kemik iliği nakli yer almaktadır. Hastalara çoğunlukla kan ve kan komponentleri kullanılması gerekir. Özellikle trombosit süspansiyonlarının tedavi sürecinde çok önemli bir yeri vardır. Türkiye Kızılay Derneği bu konuda çok önemli çalışmaları olan Lösev vakfı hastanesine her ay belirli sayıda ücretsiz kan ve kan ürünü vermektedir.
Lösemi hakkında daha detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayınız: http://www.losev.org.tr/turkce/index.html

DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE KAN BAĞIŞI

Günümüzde tıp ve teknoloji alanındaki tüm gelişmelere rağmen kan, kan bileşenleri ve kandan elde edilen ürünlerin yerine geçebilecek bir tedavi aracı bulunamamıştır. Kan, kaynağı insan olan ve elde edilmesi için başka alternatifi olmayan bir tedavi aracıdır.

Dünyada Kan Hizmetleri:
Günümüzde kan bankacılığı alanında problemlerini çözmüş, etkin organizasyon kurmuş ülkeler kan bankacılığı faaliyetlerini iki aşamada tanımlanmıştır.

Donasyon Kan Bankacılığı
• Güvenli (gönüllü, düzenli, bilinçli, karşılık beklemeksizin) kanın toplanması
• Toplanan kanlara gerekli laboratuar işlemlerinin yapılması
• Kanın saklanması ve hastanelere ulaştırılması

Transfüzyon Kan Bankacılığı
• Kanın hastalar için kullanılması
• Kullanıldıktan sonra kayıt altında alınan bilgilerin takip edilmesi

ABD’de; yıllık 10 milyon kan bağışının yarısından fazlasını Amerikan Kızılhaçı karşılamaktadır. Ancak donasyon kan bankacılığı hizmetlerinin %90 kadarı Amerikan Kızılhaçı üzerinden yürütülmektedir.

Almanya’da; hizmete sunulan toplam 4.2 milyon ünite kanın % 85’ini (3.6 milyon kan bağışı, 200.000 kan gönüllüsü) Alman Kızılhaçı toplamaktadır.

Japonya’da; donasyon kan bankacılığı hizmetlerinin tamamı 7 bölgesel kan merkezi ile Japon Kızılhaçı tarafından karşılanmaktadır. Ülkede her yıl yaklaşık 4 milyon ünite kan bağışı toplanmaktadır.

Kanada, Avusturya, Finlandiya gibi gelişmiş ülkelerde; donasyon kan bankacılığı faaliyetleri o ülkelerin Kızılhaçları tarafından verilen örneklere paralel bir organizasyon ile sürdürülmektedir.

Gelişmekte Olan Ülkelerde; Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre, güvenli kanın sağlanmasında en önemli problem, yetersiz gönüllü kan bağışı sebebiyle güvenli olmayan, (replasman, kana kan, zorunlu yöntem v.b.) ve en ucuz yöntemlerin tercih edilmesi olarak gösterilmiştir. Dünya çapında yılda 81 milyon ünite kan bağışı yapılırken bu kanların %82’si gelişmiş ülkelerde gönüllü kan bağışçılarından sağlanarak tüm tarama testlerine tabi tutulmaktadır. Buna karşın dünya nüfusunun geri kalan % 45’inin yaşadığı toplumlarda kan değişik yollarla toplanmakta ve ne yazık ki ancak % 50’si tarama testlerinden geçirilmektedir.

Türkiye’de Kan Hizmetleri:Ülkemiz; kan bağışı konusunda gelişmiş ülkeler ile kıyaslandığında oldukça geri sıralarda yer almaktadır. Bu ülkelerde gönüllü kan bağışlarının nüfusa oranı %5’e ulaşabilirken ülkemizde bu oran halen % 1.5-2 civarındadır. En önemli problem gönüllü kan bağışçısı sayısındaki yetersizliktir.

• Türk Kızılayı ülkemizde 1957 yılında İstanbul ve Ankara’da ilk kan merkezlerini açarak günümüze kadar ortalama %20-50 civarında ülke kan ihtiyacını karşılamıştır. Gönüllü kan bağışı ile karşılanamayan kısım hastane kan merkezleri tarafından çoğunlukla replasman, kana kan, zorunlu yöntem ile karşılanmış ve karşılanmaktadır.
• Ülke genelinde sağlıklı istatistiki verilere ulaşmak ve hastalara kullanılan kanların izlenebilirliği pek mümkün değildir.
• Ülkemizde kan hizmetleri konusunda kapsayıcı bir standardizasyon ve denetim mevcut değildir.Ülkemizde toplanan kan bağışını (Türk Kızılayı kan birimleri ve hastane kan merkezleri tarafından) kesin bir sayıyla söyleyebilmek mümkün değildir. Türkiye Kan Merkezleri ve Transfüzyon Derneği (TKMTD) tarafından 2003 yılında ülke genelindeki kan merkezlerinde yapılan anket çalışması sonuçları ile T.C. Sağlık Bakanlığı Yataklı Tedavi Hizmetleri Yıllığı verileri uyumlu görünmemektedir. T.C. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2004’de 873.454 ünite kan bağışı toplanmış, Türkiye Kan Merkezleri Transfüzyon Derneği’nin anket sonuçlarına göre ise 1.236.776 ünite kan toplanmıştır.

Ancak ülkemizdeki hastane yatak kapasitesinin yetersiz olduğu ve T.C. Sağlık Bakanlığı’nın ülke çapındaki sağlık organizasyonuna bağlı olarak devreye girecek yeni hastaneler ve hastalar için etkin kan ve kan ürünü kullanımı göz önüne alındığında 2006 yılı itibari ile kan ihtiyacının hesaplamalara göre ortalama 1,5 milyon ünite civarında olduğu tahmin edilmektedir.

KÜRESEL ISINMA NEDİR ?

Dünyanın yüzeyi gelen güneş ışınlarını tekrar atmosfere yansıtır ama bazı ışınlar su buharı, karbondioksit ve metan gazının dünyanın üzerinde oluşturduğu doğal bir örtü tarafından tutuluyor. Bu da yeryüzünün yeterince sıcak kalmasını sağlıyor.
Fakat insanlar tarafından atmosfere salınan gazların sera etkisi yaratması sonucunda dünya gerekenden fazla ısıyı tutuyor. Bu oluşan anormal ısı artışına küresel ısınma denir.
Son dönemlerde fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, hızlı nüfus artışı ve toplumlardaki tüketim eğiliminin artması gibi nedenlerle karbondioksit, metan ve diazot monoksit gazların atmosferdeki yığılması artış gösterdi.
Bilimadamlarına göre işte bu artış küresel ısınmaya neden oluyor. 1860’tan günümüze kadar tutulan kayıtlar, ortalama küresel sıcaklığın 0.5 ila 0.8 derece kadar artığını gösteriyor.

KÜRESEL ISINMANIN DOĞAL SEBEPLERİ

Güneşin Etkisi
ESA bilim adamlarından Paal Brekke; iklim bilimcilerinin uzun süredir Güneş beneklerinin 11 yıllık döngüsel hareketini ve Güneş'in yüzyıllık süreçler içinde parlaklık değişimini incelediklerini belirtmiştir. Bunun sonucunda
Güneş'in manyetik alanı ve protonlar ile elektronlar biçiminde ortaya çıkan güneş rüzgarının, Güneş sisteminde kozmik ışımalara karşı bir kalkan görevinde olduğu açıklanmaktadır. Güneş'in değişken aktivitesiyle zayıflayabilen bu kalkan, kozmik ışımaları geçirmektedir. Kozmik ışımaların fazla olması bulutlanmayı arttırmakta, Güneş'ten gelen radyasyon oranını değiştirerek küresel sıcaklık artışına neden olmaktadır.
Güneş'ten gelen ultraviyole ışınım aynı zamanda kimyasal reaksiyonların oluştuğu (ve dolayısıyla atmosferin tamamını etkileyen) ozon tabakası üzerinde değişikliğe yol açacaktır.
Dünyanın Presizyon Hareketinin Etkisi
1930 yılında Sırp bilim adamı Milutin MİLANKOVİÇ Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesinin her doksanbeş bin yılda biraz daha basıklaştığını göstermiştir. Bunun dışında her kırkbir bin yılda Dünya'nın ekseninde doğrusal bir kayma ve her yirmi üç bin yılda dairesel bir sapma bulunduğunu belirtmiştir. Günümüz bilim adamlarının bir çoğu Dünya'nın bu hareketlerinden dolayı zaman zaman soğuk dönemler yaşadığını ve bu soğuk dönemler içindeyse yüz bin yıllık periyotlarda on bin yıl süreyle sıcak dönemler geçirdiğini bildirmektedir. Bu da Dünya'nın doğal ısınmasının bir nedenini oluşturmaktadır.
El Nino'nun Etkisi
"Güney salınımı sıcak olayı" olararak tanımlanabilecek El Niño hareketi, 1990-1998 yıllarında tropikal doğu Pasifik Okyanusu'nda deniz yüzeyi sıcaklıklarının normalden 2-5º daha yüksek olmasına neden olmuştur.
Özellikle 1997 ve 1998 yıllarındaki rekor düzeyde yüzey sıcaklıklarının oluşmasında, 1997-1998 kuvvetli El Niño olaylarının etkisinin önemli olduğu kabul edilmektedir. 1998'deki çok kuvvetli El Niño bu yılın küresel rekor ısınmasına katkıda bulunan ana etmen olarak değerlendirilebilir.

FOSİL YAKITLAR

Kömür, petrol ve doğalgaz dünyanın bugünkü enerji ihtiyacının yaklaşık %75'lik bölümünü sağlamaktadır. Yapılarında karbon ve hidrojen elementlerini bulunduran bu fosil yakıtlar, uzun süreçler içerisinde oluşmakta fakat çok çabuk tüketilmektedir.
Dünyanın belirli bölgelerinde toplanmış bu yakıtların günümüz teknolojisiyle ¾'ünün yarısının çıkarılması imkansız; diğer yarısının ise çıkarılması teknik olarak çok pahalıdır. Bu da fosil yakıtları yenilenemeyen ve sınırlı yakıtlar sınıfına sokmaktadır.

ŞEHİRLERİN ISI ADASI ETKİSİ

Güneşli ve sıcak günlerde, yoğun nüfuslu ve yüksek binaların sıklıkla görüldüğü kentsel bölgelerin çevrelerine göre daha sıcak olmaları, şehirlerin ısı adası etkisini oluşturur. Bu asfaltlanmış alanlar,bitki topluluklarının köreltilmiş olduğu bölgeler ve siyah yüzeyler "ısı adası etkisi"nin başlıca nedenleridir.
Kentleşmiş alanlarda hava dolaşımının yapılaşmanın artışıyla engellenmesi ve doğal iklim ortamının bozulması yerel bir ısınmaya yol açar. Bu tür yerel ısınmalar da küresel ısınmayı arttırıcı etkidedir.
Şehir planlamasında ve bina yapımında güneş ile yapı arasındaki ilişkinin iyi ayarlanması ısı adası etkisini engelleyecektir.
Örnek Şehirler:Detroit (USA), Los Angeles (USA) ,Hong Kong (ÇİN)...

SMOG

Havaya salınan fazla miktardaki gazlar, atmosferdeki havayı yoğunlaştırır, gaz tabakasını kalınlaştırır. Bu yüzden gelen güneş ışınları daha fazla emilir, daha az yansıtılır ve yapay bir sera etkisi oluşur. Gazlar, özellikle büyük şehirlerde, Hava Yoğunluğu (Smog) oluşturarak etkili olmaktadır.
Smog oluşumunun bulunduğu yerleşim yerlerinde yaşayan insanlarda
  • Akciğer ağrıları
  • Hırıltı
  • Öksürük
  • Baş ağrısı
  • Akciğer iltihapları
görülür.

SERA GAZLARININ OLUŞUMU

Güneş'ten gelen ışınların bir bölümü ozon tabakası ve atmosferdeki gazlar tarafından soğurulur. Bir kısmı litosferden, bir kısmı ise bulutlardan geriye yansır. Yeryüzüne ulaşan ışınlar geriye dönerken atmosferdeki su buharı ve diğer gazlar tarafından tutularak Dünya'yı ısıtmakta olduğundan yüzey ve troposfer, olması gerekenden daha sıcak olur. Bu olay, Güneş ışınlarıyla ısınan ama içindeki ısıyı dışarıya bırakmayan seraları andırır; bu nedenle de doğal sera etkisi olarak adlandırılır.
(http://www.haberbilgi.com/bilim/cevre/kuresel_isinma03.html)

Sera etkisi doğal olarak oluşmakta ve iklim üzerinde önemli rol oynamaktadır. Endüstri devrimi ile birlikte, özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, insan aktivitesi sera gazlarının miktarını her geçen yıl arttırarak yüksek oranlara ulaştırmıştır.
Bu etkinin yokluğunda Dünya'nın ortalama sıcaklığının -18ºC olacağı belirtilmektedir. Ancak yaşamsal etkisi olan sera gazlarının miktarının normalin üzerine çıkması ve bu artışın sürmesi de Dünya'nın iklimsel dengelerinin bozulmasına neden olmaktadır.
Bu doğal etkiyi arttıran karbondioksit, metan, su buharı, azotoksit ve kloroflorokarbonlar sera gazları olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi de başka bir etkendir.(http://www.biltek.tubitak.gov.tr/)

SERA GAZLARI ÇEŞİTLERİ

Karbondioksit(CO2)
Dünya'nın ısınmasında önemli bir rolü olan CO2, Güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşması sırasında bu ışınlara karşı geçirgendir. Böylece yeryüzüne çarpıp yansıdıklarında onları soğurur.
CO2'in atmosferdeki kosantrasyonu 18. ve 19. yüzyıllarda 280-290 ppm arasında iken fosil yakıtların kullanılması sonucunda günümüzde yaklaşık 350 ppm'e kadar çıkmıştır.
Yapılan ölçümlere göre atmosferdeki CO2 miktarı 1958'den itibaren %9 artmış ve günümüzdeki artış miktarı yıllık 1 ppm olarak hesaplanmıştır.
Dünyada enerji kullanımı sürekli arttığından, kullanılmakta olan teknoloji kısa dönemde değişse bile, karbondioksit artışının durdurulması olası görülmemektedir.

Metan(CH4)
Oranı binlerce yıldan beri değişmemiş olan metan gazı, son birkaç yüzyılda iki katına çıkmış ve 1950'den beri de her yıl %1 artmıştır. Yapılan son ölçümlerde ise metan seviyesinin 1,7 ppm'e vardığı görülmüştür.
Bu değişiklik CO2 seviyesindeki artışa göre az olsa da, metanın CO2'den 21 kat daha kalıcı olması nedeniyle en az CO2 kadar dünyamızı etkilemektedir.
Amerika ve birçok batı ülkesinde çöplüklerin büyük yer kaplaması sorun yaratmaktadır. Organik çöplerden pek çoğu ayrışarak büyük miktarda metan salgılamakta, bu gaz da özellikle iyi havalandırması olmayan ve kontrol altında tutulmayan eski çöplüklerde patlamalara ve içten yanmalara neden olmaktadır. Daha da önemlisi atmosfere salınan metan oranı artmakta ve bunun sonucu olarak da sera etkisi tehlikeli boyutlara varmaktadır.

Azotoksit ve Su Buharı
Azot ve oksijen 250ºC sıcaklıkta kimyasal reaksiyona giren azotoksitleri meydana getirir. Azotoksit, tarımsal ve endüstriyel etkinlikler ve katı atıklar ile fosil yakıtların yanması sırasında oluşur.
Arabaların egzosundan da çıkmakta olan bu gaz, çevre kirlenmesine neden olmaktadır.
Sera etkisine yol açan gazlardan en önemlilerinden biri de su buharıdır. Fakat troposferdeki yoğunluğunda etkili olan insan kaynakları değil iklim sistemidir. Küresel ısınmayla artan su buharı iklim değişimlerine yol açacaktır.

Kloroflorokarbonlar (CFCs)
CFC'ler klorin, flüorin, karbon ve çoğunlukla da hidrojenin karışımından oluşur. Bu gazların çoğunluğu 1950'lerin ürünü olup günümüzde buzdolaplarında, klimalarda, spreylerde, yangın söndürücülerde ve plastik üretiminde kullanılmaktadır. Bilimadamları bu gazların ozonu yok ederek önemli iklim ve hava değişikliklerine neden olduklarını kanıtlamışlardır. Bu gazlar; DDT, Dioksin, Cıva, Kurşun, Vinilklorid, PCB'ler, Kükürtdioksit, Sodyumnitrat ve Polimerler'dir.
1- DDT: 1940-1950 yılları arasında dünya çapında tarım alanlarındaki böcekleri zehirlemek için kullanılmıştır. Kimyasal adı 'diklorodifeniltrikloroetan'dır. Klorin içeren bu gazın insan dahil diğer canlılar için de öldürücü olduğu fark edildikten sonra üretimden kaldırılmıştır.
2- Dioksin: 100'ün üstünde çeşidi vardır. Bitkilerin ve böceklerin tahribatı için kullanılır. Çoğu çeşidi çok tehlikelidir; kansere ve daha birçok hastalığa neden olmaktadır.
3- Cıva: Cıvanın en önemli özelliği diğer elementler gibi çözünmemesidir. 1950-1960 yılları arasında etkisini önemli ölçüde göstermiş, Japonya'da birkaç yüz balıkçının ölümüne neden olmuştur. Bir ara kozmetik ürünlerinde kullanılmışsa da daha sonra son derece zehirli olduğu anlaşılıp vazgeçilmiştir.
4- Kurşun: Günümüzde kalemlerin içinde grafit olarak kullanılmaktadır. Vücudun içine girdiği takdirde çok zehirleyicidir; sinir sistemini çökertip beyne hasar verir.
5- Vinilklorid: PVC yani 'polyvinyl chloride' elde etmek için kullanılan bir gaz karışımıdır. Solunduğunda toksik etkilidir.
6- PCB'ler: PCB, İngilizce bir terim olan 'polychlorinated biphenyls' ten gelmektedir. Bu endüstriyel kimyasal toksik ilk olarak 1929'da kullanılmaya başlanmış ve 100'ün üstünde çeşidi olduğu tespit edilmiştir. Bunlar büyük santrallerdeki elektrik transformatörlerinin yalıtımında, birçok elektrikli ev aletlerinde aynı zamanda boya ve yapıştırıcıların esneklik kazanmasında kullanılmaktadır. Bunun yanında kansere yol açtığı bilinmektedir.
7- Sodyumnitrat: Füme edilmiş balık, et ve diğer bazı yiyecekleri korumak için kullanılan bir çeşit tuzdur. Vücuda girdiğinde kansere yol açtığı bilinmektedir.
8- Kükürtdioksit (SO2): Bu gaz sülfürün, yağın, çeşitli doğal gazların ve kömürle petrol gibi fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkar. Kükürtdioksit ve azotoksidin birbiriyle reaksiyonu sonucunda asit yağmurlarını oluşturan sülfürürik asit (H2SO4) oluşur.
9- Polimerler: Doğal ve sentetik çeşitleri bulunmaktadır. Doğal olanları protein ve nişasta içerirler. Sentetik olanlarıysa plastik ürünlerinde ve el yapımı kumaşlarda bulunup naylon, teflon, polyester, spandeks, stirofoam gibi adlar alırlar.

Ozon
Ozon tabakasının incelmesi "Küresel Isınma"yı dolaylı yoldan arttırmaktadır. USNAS'ın 1979'da yayınladığı raporda, ozon tabakasında %5 - %10 arasında bir azalma olduğu gözlemlendiği öne sürülmüştür.
Oysa bundan bir yıl önce Kasım 1978'de uzaya fırlatılan Nimbus-7 uydusundan alınan verilere göre toplam atmosferik ozon seviyesi 1979-1991 yılları arasında orta enlemlerde %3-%5, yukarı enlemlerde %6 ila %8 arasında azalmıştır (Gleason 1993). 1992 yılında Antartika'daki Ozon seviyesi ise 1979'daki seviyenin %50'sine inmiştir. 1950 ve 60'lı yıllardaki ozon kalınlığı da 1990'lı yıllardan sonra 1/3'üne kadar inmiştir. "The National Research Council"ın 1982 Mart raporuna göre CFC salınımı bu şekilde devam ederse 21. yy'nin sonunda stratosferdeki ozon miktarı %5 ile %10 arasında bir değerde azalacaktır.

SERA GAZLARININ BİLENEN VE OLASI ETKİLERİ

Dünyanın sıcaklığı sanayi devriminden bu yana 0,45ºC artmıştır. Bunun esas nedeni fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkan CO2 ve diğer sera gazlarıdır. Artan nüfus ve büyüyen ekonominin enerji gereksinimleri de fazlalaşmaktadır. Bu gereksinimin karşılanması ise fosil yakıt tüketiminin artmasına ve atmosferdeki CO2 miktarının büyük ölçüde çoğalmasına neden olmaktadır. Sıcaklık artışının olası etkileri teoriler biçiminde incelenmektedir.

Kuraklık ve seller: Sera etkisi çeşitli iklim değişikliklerine yol açacaktır. Önlem alınmadığı takdirde bazı doğa olaylarının olumsuz etkileri çok büyük boyutlara ulaşacaktır.
Güç üretiminde azalma: Elektrik güç santrallerinin tamamı suya ihtiyaç duymaktadır. Sıcak geçen yıllarda elektrik istemi artacak fakat su miktarının azalmasından dolayı elektrik üretimi düşecektir. Bu da devlet ve halklara ekonomik sıkıntılar yaşatacak, çeşitli sorunlara neden olacaktır.
Nehir ulaşımında problemler: Sıcaklık artışına bağlı olarak nehir sularının alçalması, suyolu ticaretine engel oluşturup ulaşım giderlerini arttırmaktadır.

KÜRESEL ISINMANIN ETKİLERİ

Küresel ısnmanın bir sorun olarak görülmesi, iklimde neden olduğu değişikliklerin doğal yaşam ve insan yaşamı üzerindeki olumsuz etkilerinden kaynaklanmaktadır.
İklim kuşaklarının kayması, bitki ve hayvan topluluklarının göç ve uyum sorununu beraberinde getirecektir. Buna ek olarak dünyaya yayılmış insan nüfusunun, yaşayışında ısınmaya bağlı değişiklikler gerekecektir. Yaşam koşullarının barınımı imkansızlaştırdığı bölgelerde ise göç zorunlu hale gelecektir.
Küresel ısınmanın neden olacağı değişikliklerin ekonomik etkileri de önem taşımaktadır. Doğal afetler ve hastalıklarda görülen artış, mülk ve sigorta primlerini yükseltecektir. Isınmanın tarımdaki olumsuz etkileri de ekonomik zarar biçiminde insan yaşamına yansımaktadır

KÜRESEL ISINMANIN DOĞA ÜZERİNE ETKİLERİ

Doğal Bitki Örtüsü Üzerindeki Etkileri
Dünyadaki bitki örtüsünün ana elemanlarından olan ormanların, sıcak iklimlerin kuzey enlemlere doğru kayması sonucunda, doğal alanlarını kuzeye doğru kaydırmaları gereklidir. Oysa iklim değişikliklerine uyum sağlamaları oldukça zor olup uzun zaman gerektirmektedir.
1960'lardan sonra kükürt dioksitin ve fotokimyasal oksidantların kullanımının artması, hızlı kentleşme, nüfus artışı gibi nedenler, ağaçların bu hava yoğunluğundan etkilenmesini arttırmıştır. Örneğin SO2 ve O3 gazları ağaçlarda gözle görülebilecek boyutta lekeler bırakmaktadır.
Havada asılı bulunan kirletici gaz molekülleri yağışla toprağa geçer. Bu moleküller topraktaki bazı elementlerle reaksiyona girer ve oluşan asit türevleri kılcal tüylerle ağaç tarafından emilir. Bu yolla kirlilikten etkilenen ağaçlar dirençlerini yitirir, zayıf düşer. Böylelikle içlerine böcek ve parazitlerin girmesi kolaylaşmaktadır.

Tarım Ürünlerine Etkileri
Orta enlem kuşaklarında (45°-60°), sıcaklık alanları 150 ila 550 km arasında kutuplara doğru kayma gösterecektir. Bulundukları enlemin iklim özelliklerine bağlılık gösteren tarım ürünleri bu tip kaymalardan önemli
ölçüde etkilenecektir. Bazı ürünler bu enlemlerdeki don olaylarının azalmasından olumlu etkilenirken, bazıları ise yüksek sıcaklıklardan zarar görecektir.
Artan ısı yüzünden, musonların kayması ve kuruyan topraklar nedeniyle tropik ve sub-tropiklerde, verimlilikte azalma görülürken, Kuzey Kanada ve Avrupa'da, uzayan gelişme mevsimleri sayesinde, artış olabilecektir.
Yaşam alanlarını kutuplara kadar genişletecek olan böceklerin taşıdıkları hastalıklar ise ürün kayıplarına neden olabilecektir.

Okyanuslar
Geçen yüzyıl boyunca deniz seviyesi yaklaşık 10-25 cm'lik bir artış göstermiştir. 2100 yılına kadar ise, okyanus suyunun termal genleşmesi ve buz kütlelerinin erimesi sonucu 15 ila 95 cm arasında artış göstereceği öngörülmektedir. Tahmin edilen artış, son yüzyılda gerçekleşenin 2 ila 5 katı civarında olacaktır. Sahil bölgeleri ve adalar, yükselecek deniz seviyesinden en fazla etkilenecek yerlerdir.
Buna ek olarak deniz seviyesindeki artış, gelgitler, kuvvetli fırtınalar ve tsunami gibi doğa olaylarını da arttıracaktır.
Ayrıca denizlerin yükselmesi, sahildeki taze su kaynaklarını yok edebilecektir.

Doğal Yaşam
Birçok hayvan türünün beslenme düzeni sarsılacak, yaşam alanları daralacak ve büyük göçler yaşanabilecektir. Dünya Yaban Hayatını Koruma Fonu (WWF), bitki örtüsü ve canlıların üçte birinin küresel ısınma tehdidi altında olduğunu bildirmiştir.
WWF'nin "Küresel Isınma ve Farklı Türlerin Azalması" adlı raporunda, Rusya, Kanada ve İskandinavya'daki doğal yaşamın %70'inin yok olacağı belirtilmiştir.

KÜRESEL ISINMANIN İNSAN HAYATI ÜZERİNE ETKİLERİ

Sağlığa Etkileri
·Sıcaklık artışı özellikle yaşlı ve çocuk nüfusta yaşam kaybına neden olmaktadır.
·Bunun yanı sıra, yaşlılarda ve çocuklarda görülen Güneş çarpmasının artması beklenmektedir. ·Güneş ışığında yoğunlaşan kirli hava da, solunum yolu hastalıklarının artışa neden olacaktır.
·Sıtma gibi bulaşıcı hastalıklara neden olan sivrisinekler, 17ºC'nin altında yaşayamazlar. Sıcaklıktaki 5ºC'lik bir artış, Dünya üzerindeki %42'lik yaşama alanlarını %60'a çıkaracaktır.
·Kene gibi hayvanlar tarafından yayılan "Lyme" adlı deri hastalığı, artan sıcak havaya bağlı olarak bu hayvanların yaşam alanlarının genişlemesi sonucu daha fazla görülmektedir.
·Sıcaklık artışı, suda yaşayan parazitlerin yaşam alanlarını da genişletecektir.

Ekonomiye Etkileri
Olumsuz:
·"Küresel Isınma"nın bugüne kadar neden olduğu hasar 100 milyar doları bulmuştur.
·Değişen iklim koşulları nedeniyle, sigorta primleri artmaktadır.·Tarım bitkilerinde görülen hastalıklar ve verimsizlik nedeniyle sulama ve tarım ilaçlarına ayrılacak bütçe artmaktadır.
Olumlu:
·Japonya'da yapılan bir araştırma sonucu, CO2 miktarının 2 katına çıkması sonucunda pirinç üretiminin %25 artacağı ortaya çıkmıştır.

KÜRESEL ISINMAYA KARŞI ALINABİLECEK ÖNLEMLER

Küresel ısınmayı arttıran ana etmen olan sera gazları salımının başlıca nedeni enerji üretim sürecidir. Enerji üretiminde sera etkisine yol açmayan alternatif enerji kaynaklarının kullanımı, ısınmanın engellenmesinde önem kazanmaktadır. Bu nedenle, gerek bireysel gerek kurumsal enerji tasarruf önlemleri, küresel ısınmayı dolaylı olarak engelleyici niteliktedir.
Bunun ötesinde yaptırım gücüne sahip Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler gibi oluşumlar ısınmanın kontrol altına alınması amacıyla uluslarası ortamda yerlerini alarak etkin girişimlerde bulunmalıdırlar.

KÜRESEL ISINMAYA KARŞI BİREYSEL ÖNLEMLER

Evlerde kullanılan elektriğin %20'si su ısıtımında kullanılmaktadır. Bu enerjinin güneşten elde edilmesi büyük bir tasarruf olacaktır.
Çamaşır makinalarının çalışması için gereken elektriğin % 90'ı suyu ısıtmak için kullanılır. Suyun 60ºC yerine 55ºC'ye ısıtılması % 6.5 enerji tasarrufu sağlayacaktır.Her aile 24 saat boyunca 3ºC daha az ısınsa 11 100 varil petrol tasarruf edilebilecektir.150 m² bir evde yalıtım yapılarak %60 dolayında enerji tasarrufu yapmak mümkündür.Kompakt florasan ampuller normal ampullerin sağladığı aydınlığı 5 kat daha az elektrik harcayarak verir.

YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI

Günümüzde kullanılan eski teknolojiler çevreye zarar vermekte ve canlı yaşam alanlarını tehlikeye atmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynakları kullanımına geçilmesiyle;
Daha az miktarda fosil yakıt kullanılacak, böylece atmosfere daha az sera gazı salınımı yapılacaktır.
Sera gazı salınımının azalması sonucu çevre ve sağlık problemleri ortadan kalkacaktır.-Düşük maliyetli yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ekonomileri olumlu etkileyecektir.
Yenilenebilir enerji kaynakları; rüzgar enerjisi, güneş enerjisi, biokütle enerjisi, hidroelektrik enerjisi, jeotermal enerji ve dalga enerjisidir.

Rüzgar Enerjisi
Dünyada en çok önem kazanan enerji kaynağı rüzgar enerjisidir, fakat genel üretim payı azdır. Bununla beraber rüzgar enerjisi endüstrisi Avrupa için 2010 yılına kadar toplam 40.000 MW kapasiteli santraller kurmak hedefindedir.
Bu enerjiden elde edilen elektriğin maliyeti kWh başına 5-8 ECU olup bu maliyetin 4 ECU'ye kadar düşmesi beklenmektedir. Rüzgar enerjisi projelerinin tesis edilmesi kolay olup santrallerin bakımı ucuzdur. Türbinler çalışma hayatlarının sonuna geldiklerinde kolayca sökülebilmekte ve bulundukları alan eskiden kullanıldığı hale dönüştürülebilmektedir. Türbinlerin sökülmesinin maliyeti genelde türbinlerin arta kalan parçalarının parasal değeri ile karşılanabilmektedir.
Fakat rüzgar enerjisi kesintisiz bir enerji kaynağı değildir ve çalışırken yüksek düzeyde gürültü çıkarmaktadır.

Güneş Enerjisi
Güneş enerjisi, verimli bir enerji kaynağı olması ve her yerde belirli zamanlarda bulunması nedeniyle uygun bir seçimdir. Bunun yanında çevreye zarar vermemesi en olumlu özelliğidir. Fakat maliyeti çok fazla olup elde edilen enerjinin kullanılması ve depolanması da çok zordur.
IPCC'nin hazırladığı senaryolara göre, gelecekte hızla artan Dünya nüfusunun enerji ihtiyacı güneş enerjisiyle karşılanacaktır.

Biyokütle Enerjisi
Dünyada kullanılan enerjinin %13'ü biyokütleden sağlanmaktadır. Bu enerjinin büyük kısmı birçok bölgede tarımsal ve hayvansal atıklar ile yenilenebilir yakıt olmaktan çıkmış olan odundan oluşmaktadır.
Biyokütle enerjisinin elde eldilmesi için kullanılan hammaddelerin tüketiminin artışı erozyona neden olurken ekosistemi de sadeleştirerek verimi düşürmektedir. Kullanımını engelleyen en önemli nokta ise, çok geniş alan kaplayan enerji tarlalarından elde edilmesidir.

Hidroelektrik Enerjisi
Temiz ve düşük maliyetli bir enerji kaynağıdır. Daha önce büyük santrallerde üretilirken 1990'lardan sonra, büyük santrallerin çevreye ve insan doğasına verdiği onarılamaz zararlarının anlaşılmasıyla küçük hidroelektrik santrallerine yönelinmiştir.
Küresel ısınmayla mücadeleye katkıda bulunacağı düşünülen büyük hidroelektrik santrallerinin, düşülünenin aksine küresel ısınmayı arttırıcı etkileri bulunmaktadır. Çünkü baraj gölü sularının altında kalan bitkiler, sera etkisini arttırıcı metan gazını bol miktarda üretmektedir.
Fakat küçük hidroelektrik santralleri, yan etkileri olmadığından ve yeterli miktarda ekonomik potansiyel sağladığından vazgeçilmez bir enerji türüdür.

Jeotermal Enerji
Jeotermal enerjiden şehir ısıtması,tarım tesislerinin ısıtılması, yüzme havuzları, kaplıcalar gibi alanlarda faydalanılırken. Buhar enerjisinden faydalanma 19.yy sonlarından sonra kullanılmaya başlamıştır. Fakat asıl gelişme tüm dünyada 1961 yılından sonra başlamıştır.
Elektrik enerjisi üretimi direk buhar girişli türbinleri ve jenaratörlerle yapılmaktadır.Jeotermal enerji volkanizmanın ana maddesi olan arz içindeki tabakalarda oluşan sıcak sudur. Dünyada jeotermal enerjiden büyük ölçüde yararlanan bir çok ülke vardır. İtalya, ABD, Japonya, İzlanda ve Rusya bu konuda başta gelmektedir.
Türkiye ise bu enerjiden faydalanmaya çalışan ülkeler kategorisinde yer almaktadır.

Dalga Enerjisi
Dalga enerjisi bütün dünyada, %52 si kullanılabilir durumda, toplam 3 milyon MW potansiyele sahiptir. Fakat bu potansiyel enerjinin çok küçük bir kısmı elektrik enerjisine çevrilebilmektedir.
Bu enerjiden yararlanmak için öncelikle bir bölgenin koyuna bir baraj yapılmalıdır. Deniz suyu, yükselirken baraja doğru gider, alçalırken ise buradaki türbinleri döndürür. Dünya denizlerinin enerji potansiyeli yıllık 400 milyar kwh'tir. Gel-git sırasında açığa çıkan enerji yaklaşık olarak 83 milyon ton taşkömürüne eşdeğerdir (0.65x1016 Kcal).
Bu enerji kaynağı CO2 gibi sera etkisini arttırıcı gazlar açığa çıkarmamaktadır. Fakat türbinler kuruldukları yerlerde doğal yaşamı tam anlamıyla alt üst eder, balık yuvalarını bozarak üremelerine engel olur.

ENERJİ VERİMLİLİĞİ VE ENERJİ TASARRUFU

Tasarruf enerjisi
Enerjinin üretimi, taşınması ve tüketimi aşamasında kayıpların giderilmesi, enerji tüketiminin azaltılması ve kullanımın düzenlenmesi enerjide tasarruf sağlar.
Enerji Verimliliği
Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelere oranla %40 daha fazla elektrik harcamaktadır. Bunun nedeni, gelişmekte olan ülkelerin enerji üretim alt yapısını tamamlayamamış olması ve artık geçerliliği kalmamış teknolojileri kullanmasıdır. Üçüncü dünya ülkelerindeki enerjinin yarısı sanayi için harcanmaktadır.
Kojenerasyon, elektrik üretimi sırasında açığa çıkan ısının da değerlendirilmesi yöntemidi. Bu sistemlerde elektrik üretimi sırasında oluşan sıcak gazların ısısı, diğer sanayi işlemleri veya bina ısıtmalarında %90 oranında tasarruf sağlamaktadır.

NÜKLEER ENERJİ

Atom çekirdeğinin parçalanmasıyla ortaya çıkan enerjidir. Uranyum 235 kullanan nükleer reaktörler, füzyon tepkimesi sırasında açığa çıkan bu enerjiyle çalışmaktadır.
Nükleer santraller, sera etkisini arttırıcı karbondioksit, sülfür ve nitrojen oksit gibi gazları açığa çıkarmamaktadır. Fransa, 1980 yılından sonra nükleer enerjiye geçerek elektrik üretimi sırasında ortaya çıkan kirliliği %80-90 azaltmıştır.
Nükleer santrallerin kullanımından, yüksek işletme performanslarına rağmen, bazı dezavantajları nedeniyle kaçınılmaktadır.

Bir uranyum atomunun füzyon tepkimesi sırasında açığa çıkardığı enerji; bir karbon atomunun yanmasıyla oluşan enerjiden elli milyon kez daha fazladır.

KÜRESEL ISINMAYA KARŞI ULUSLARARASI ÖNLEMLER

Toplumun ilgisini son 20 yıl içinde çekmeye başlayan artan sera etkisi ve küresel ısınma, yaklaşık 100 yıldır bilinmekte ve incelenmektedir. Atmosferdeki CO2 birikiminin değişmesine bağlı olarak, iklimin değişebilirliği ilk kez 1896 yılında Nobel ödülü sahibi İsveçli S. Arrhenius tarafından öngörülmüştür. Ancak, ilk kez 1979 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) öncülüğünde "Birinci Dünya İklim Konferansı" düzenlenmiş; fosil yakıtlardan ve CO2 birikiminden kaynaklanan küresel iklim değişikliği vurgulanmıştır. Yapılan ilk ciddi konferans, 5-12 Haziran 1992 tarihindeki Rio Konferansı'dır. Bu konferans sonucunda Rio Deklarasyonu yayımlanmış; Birleşmiş Milletler ve Avrupa Topluluğu ülkelerinin de içinde bulunduğu 184 ülkenin taraf olduğu Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Bu sözleşmeye göre iki çalışma grubu oluşturulmuştur. Birinci çalışma grubunda ülkelerin CO2 ve öteki sera gazı emisyonlarıyla ilgili yükümlülükler; ikinci çalışma grubunda ise yasal ve kurumsal mekanizmalar
ele alınmıştır.

Çalışma gruplarının yaptığı araştırmalar sonunda, gelişmiş ülkelerin önceki süreçte atmosfere yaydığı sera gazları dikkate alınmış ve bu ülkelerin emisyonlarında derhal indirim yoluna gitmeleri belirtilmiştir. Gelişmekte olan ülkelere ise; sanayileşme süreçlerinin devam ettiği vurgulanarak gaz emisyonu indiriminde esneklik sağlanmıştır. Bu tespitlerden yola çıkılarak gelişmekte olan ülkelere tanınan sera gazı salınım esnekliğinin istenilen seviyede tutulabilmesi için gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmesine maddi kaynak ve teknolojik destek sağlamaları gerektiği belirtilmiştir.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin en önemli amacı "Atmosferdeki sera gazı birikimlerini iklim sistemi üzerindeki tehlikeli antropojen (insan kaynaklı) etkileri önleyecek bir düzeyde durdurmak" biçiminde tanımlanmıştır. Ancak gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasında uzlaşma sağlanamamıştır. Anlaşmazlığa yol açan ana konular şunlardır:·CO2 ve öteki sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik yükümlülüklerin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki paylaşımı.·Gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere maddi kaynak ve teknoloji transferi·Gelişmekte olan ülkelere yapılacak olan kaynak aktarımının biçimi.
Sonuç olarak, fikir birliği sağlanamamış ve üzerinde tartışılan konular bir sonraki toplantı için ana madde olarak belirlenmiştir.

Rio Deklarasyonu sonrasında imzalanan diğer bir önemli belge de 1997 Kyoto Protokolüdür. Bu protokole göre taraf ülkeler insan kaynaklı CO2 ve öteki sera gazı salınımlarını 2008-2012 döneminde 1990 düzeylerinin en az %5 altına indireceklerdir. Avrupa Birliği hem üye olarak hem de tek tek üye ülkeler açısından %8'lik azaltma yükümlülüğü almıştır. Protokolde Amerika Birleşik Devletlerinin belirlenmiş salınım azaltma yükümlülüğü %7'dir. Ancak dönemin Amerika Başkan Yardımcısı Al Gore bu yükümlülüğü kabul etmenin mümkün olmadığını ve kendi halkının çıkarları doğrultusunda değiştirmek için için elinden geleni yapacağını açıklamıştır.

Daha sonraki süreçte ABD, Buenos Aires'te gerçekleştirilen Taraflar Konferansı'nın (COP-4) sonunda Kyoto Protokolü'nü imzaladığı ancak Çin, Hindistan gibi gelişmekte olan anahtar ülkeler sera gazı salınımlarını sınırlandırma konusunda herhangi bir yükümlülük almadıkça protokole taraf olmayacağını ilan etmiştir.

Bilindiği gibi ABD'nin dünya siyasi arenasındaki gücü ekonomik üstünlüğünden ileri gelmektedir. Bu gücün önemli bir kısmını da "petrol tekelleri" dediğimiz Amerikan petrol şirketleri oluşturmaktadır. ABD'nin insan kaynaklı sera gazı salınımlarını sınırlandırma sürecinde almış olduğu tutum insan hayatı pahasına da olsa, kendi ekonomik çıkarlarından vazgeçmek istemediğinin belirgin bir kanıtıdır.

Sonuç olarak, fikir birliği sağlanamamış ve üzerinde tartışılan konular bir sonraki toplantı için ana madde olarak belirlenmiştir.

Sonuç olarak taraf ülkelerin anlaşmazlıkları sebebiyle Kyoto Protokolü herhangi bir yaptırım gücü ya da geçerliği olmayan bir metin olarak kalmıştır.

Daha sonraki süreçte, küçük bünyeli çeşitli konferanslar yapılmış ancak daha önce alınan kararlar bir türlü hayata geçirilemediğinden Hollanda'da 35 ülkenin katılımıyla 13-24 Kasım 2000 tarihinde Taraflar Konferansı 6 (COP-6) düzenlenmiştir. La Haye Konferansı olarak bilinen bu toplantının gündemi Kyoto Protokolü'nde alınan kararların hayata geçirilme yolları olmuştur. Bu amaçla konferans başkanlarına bazı görevler ve denetleme yetkileri verilmiştir. Ancak tüm bunlara rağmen protokolün işleyişi tam olarak sağlanamamış ve anlaşmazlıklar bir sonraki toplantıya ertelenmiştir.

Görüldüğü gibi Avrupa Birliği ülkeleri, ABD ve daha birçok ülkenin katılımı ile gerçekleştirlen tüm bu konferanslar hiçbir somut adıma dönüşememiştir. Bu çözümsüzlüğün nedeni; başta ABD olmak üzere bazı gelişmiş ülkelerin "ulusal çıkarlarımız" dedikleri ancak esasen ekonomik temelli olan çıkarlarından vazgeçmek istemeleridir. Yayımlanan ve hatta imzalanan hiçbir protokol "insanlığın çıkarları" adına somut önlemler alamamış sadece siyasi arenadaki metin kalabalığına birkaç yaprak daha eklemiştir.

Geçen bunca zamandan sonra kısa süre önce Türkiye'ninde Kyoto Protokolü'ne imza atmasıyla, anlaşmayı imzalamayan tek ülke olarak amerika Birleşik Devletleri kalmıştır.

YAPILMASI GEREKENLER ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Dünya, belirli aralıklarla sıcak ve soğuk dönemler yaşamaktadır. Günümüzde soğuk bir dönemde olması gerekirken, sanayi devriminin etkisiyle 1875'ten sonra ısınma eğilimi göstermiştir. Bunun en önemli nedeni, sanayileşmeyle artan fosil yakıt tüketiminin yapay sera gazı salınımını arttırmasıdır. Ayrıca gelişen sanayi ürünlerinin, artan nüfus tarafından tüketimi de sera etkisini çoğaltmaktadır.
Kullanımları yakın zamanda durdurulsa bile günümüze kadar atmosfere bırakılan yapay sera gazlarının yok olması için yüzlerce yıl gerekmektedir. Sera gazı salınımlarının tamamen durdurulmasının imkansızlığına rağmen, bazı önlemlerin alınması zorunludur.
Alacağımız önlemleri maddeler halinde sıralarsak:
·Fosil enerji kaynaklarının kullanımının en aza indirgenmesi.
·Yenilenebilir enerji kaynaklarına önem verilmesi ve kullanımının
yaygınlaştırılması.
·Enerji verimliliğinin ve enerji tasarrufunun arttırılması.
·Yeni teknolojilerin kullanılması ve geliştirilmesi.
·Ülkelerin konferanslarda alınan kararlara uymaları. Bunun için Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler gibi oluşumların uluslarası ortamda denetleyici rol oynamaları.
·Bireylerin bu konuda bilinçlendirilmesi "Yerel düşün, kişisel hareket et!" düşüncesi doğrultusunda harekete geçirilmesi.
·Küresel ısınma konusunda bilinçlendirici nitelikte "gençlik eğitim programları"nın oluşturulması.

DOĞANIN SONU ANİMASYON FİLMİ

video

Küresel ısınma ile beraber canlılar yaşam alanlarını kaybediyorlar.

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Nedir Ne Demek - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger